Tunalı Hilmi Caddesi

“Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum.” diyor Yılmaz Erdoğan Sevebilme ihtimali adlı şiirinde, adeta dem vuruyor.  Ama Tunalının eski havası yok. Artık eskilerin anlatılarında olduğu gibi değil şimdilerde.

Tunalı Hilmi Caddesi, Ankara’nın Çankaya ilçesine bağlı Kavaklıdere semtinde bulunan bir caddedir. Caddede mağazalar, restoranlar ve gençlerin daha çok ilgi duyduğu kafe tarzı işletmeler vardır. Ankara’da sosyal yaşamın önemli merkezlerinden sayılır. Tunalı Hilmi Caddesi, ismini TBMM üyesi Tunalı Hilmi Bey’den almaktadır. Kuğulu park da bu cadde üstündedir. Ünlü markaların mağazaları bulunur. Caddede trafik tek yönlüdür ve yoğundur.

Tunalı Hilmi caddesinin bir ucu Esat, diğer ucu ise Kuğulu Parkında son buluyor. Ben Esat’da oturduğum için bana çok yakın. Tunalı caddesi yakın olduğu niçin yürümek istediğim zaman kuğulu parka kadar yürüyorum.

Ne zaman bu caddeden yürüsem bir çok sokak müzisyeni konser veriyor yolun iki tarafı sıralı. Sokak satıcıları kesatane ve mısır satıyor. Güzellikte birbirleri ile adeta yarışan bayanlar görüyorum. Biraz keyfim yerine geliyor.

Fotoğraf makinemi de alarak çıkıyorum Tunalıya. Vizörden bakarak ilerliyorum.

Tunalı Hilmi Cadde

Biraz ileride dükkan önünde oturmuş çaylarını yudumlayarak sohbet eden esnaflar görüyorum. İzin vermeleri ile birlikte fotoğraflarını çekiyorum.

En iyi yakaladığı kare bu oldu. 🙂

Tunalı Hilmi Mağazaları

Yolun sonunda Kuğulu parka ulaşıyorum.

“Tunalı Hilmi Caddesi” üzerine 3 yorum.

  1. TUNALI HİLMİ’DE.

    ben seni,titreyen bir kalp ile beklerken,
    sen uzaklardan el salladın bana..
    ben seni boyun bükük özlerken
    sen şiirler okudun, okuyorsun ‘aşka’ dair..
    ben seni beklerken…

    Odamdayım,
    Rodrigo’nun gitar konçertosu çalıyor şu an pc’de…
    ve ben Tunalı Hilmi’de ikimizi düşünüyorum masamda dalgın dalgın otururken
    seninle,
    güzel bir akşam üstü el ele yürüyoruz arnavut kaldırımlarında
    el ele..göz göze.. sokağımızda harika bir keman sesi var ruhlarımızı okşayan.
    Bir şeyler anlatıyorsun durmadan tebessümlerle ve
    ara sıra elinle gözüne düşen saçlarını geriye atarken,
    bense gözlerinde eriyorum o anların doyumsuzluğunda..
    -hadi,bir yerlere oturalım,diyorsun.
    sonra bir pastahanenin ikinci katında cam kenarına yerleşip,
    caddeden akan insan ve seslerini dinliyoruz.Bir müddet sonra
    ellerim uzanıp parmaklarını kavrıyor ve kendime çekip bûseler konduruyorum nârin ellerine..Gözlerinde yakamozlarla
    yavaşça kalkıp yerinden ,sokulur gibi yanımdaki sandalyeye bırakıyorsun kendini, nefesinle.. ve yüreklerimiz,tenlerimizin sıcaklığında birbirinde atacak kadar alev alıyor.Gözlerimizdeki tebessümde kavruluyoruz âdeta…
    Ürkek bir serçenin dalına sığınışı gibi birbirimize sokulup,
    tebessümlerimizde büyüyoruz sessizliğin kucağında,onca sese rağmen..
    Hafifçe yumarken gözlerimizi gayri ihtiyâri mavi tebessümler uçuşuyor göz bebeklerimize doğru..
    o an,bizdenleşen şiirlerin mâhreminde yaşıyorum Seni
    denize en dalgalı zamanda kendimi atmanın serinliğindeki
    düşüncelerimin renginindeki mavi bakışı yansıtıyor yüzün
    ve Sen fısıltı hâlinde benden,bizden bahsediyorsun.
    Gözlerim dudaklarında,Ay’ın ardındaki kimsesiz gölge gibi kelimelerinin büyüsüne sinişim; ıslak ve sıcak bir rüzgârın verdiği çöl öpücüğü gibi konuşman…
    kayıp gidiyorum…
    Rüzgârlı topraklarda geçmişe gömülüp kalan
    bir derviş vâri boyun büküp teslim oluyorum yâre,Sana yani…

    zil çaldı uzun uzun
    ve büyü kesildi tam şah damarından
    kekremsi bir tad gelip yerleşiverdi dudak kıvrımlarının kenarına pis sırıtışlarda.

    yüreğimin götürdüğü yerlere gitmek isterdim
    sürünün ardında kalan topal kuzu gibi
    bir tanem,bırakma beni..!
    ….
    ben, gülen bir kalbin özlemle beklediği ateş olmak istiyorum,Sende…

    Süleyman Altunbaş

  2. Yaşayabilme İhtimali
    Yılmaz Erdoğan

    soğuk ve şehirlerarası
    otobüslerde vazgeçtim
    çocuk olmaktan
    ve beslenme çantamda
    otlu peynir kokusuydu babam…

    Ben seninle bir gün Veyselkarani`de haşlama yeme ihtimalini sevdim.

    İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında
    (ankara`da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman)
    özlemeye başladım herkesi…
    Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki,
    adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra…

    Bizim Kemalettin Tuğcu`larımız vardı…
    Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı…
    Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan
    kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık…
    Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla…
    Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu, pütürlü duvarlara
    ve Türk Dil Kurumu`na inat bir Türkçeyle…
    Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi…

    Ankara`ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.
    Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri
    Oysa Ankara`da hiç sevişmedim ben.
    Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim…
    (Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak…)
    Ankara`ya usul usul kurşun yağıyordu…
    Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri…
    Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim…
    Ve hiçbir mahkeme tutanağına geçmedi adım…
    çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece…

    sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde
    ama sen yoktun…
    Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni tenefüs saatlerinde…
    Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu…
    Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi’ne gelebilme ihtimalini seviyordum…

    Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.
    yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini…
    Sonra otobüs oluyordum,
    kırık yarık yoların çare bilmez sürgünü…
    Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş ovasının yalancı maviliğini…
    Otobüs oluyordum bir süre…
    Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,
    yanağım otobüs camının garantisinde…
    Otobüs oluyordum…
    Bir ülkeden bir iç ülkeye…
    Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum…

    Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin…
    Korkuyordum…
    Sonra iniyordum otobüsten…
    Çarşıdan bizim eve giden,
    ömrümün en uzun,
    ömrümün en kısa,
    ömrümün en çocuk,
    ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum…
    Çünkü sonunda annem oluyordum
    babam kokuyordum sonunda…

    Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim, çocuk olmaktan…
    Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam…

    Ben seninle bir gün Van`daki bir kahvaltı salonunda…
    Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında…
    Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi bir toprak damında…
    Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim…

    Ben senin,
    beni sevebilme ihtimalini sevdim!

    Kuzguncuk – 1996

Bir Cevap Yazın